Hayatıma satırbaşıdır…
Darmadağın cümlelerime yeni kelimeler yarattı zaman
Döne döne ve illa dövüşe dövüşe
Kendine döndü benliğim…
Şimdi ruhumda bir poyraz telaşı…
Susturdum gölgelerimin tüm seslerini
Toprak kokuyordu elmacık kemiklerimin
Gözyaşı değmiş yerlerinde…
Saçları darmadağın, yüzü kir pas içinde,
Bir kedi gibi sırnaşıyordu çocukluğum köşe başlarıma
İşte tam bu sırada soydum kalbimin tüm hezeyanlarını ağır ağır
Kendime yankıdım kana kana…
Tütsü kokulu odalarda
Avuç içinde biriktirdiği bir yaşamı üflüyordu zaman
Yüreğimin tüm boşluklarına…
Gittik geldik, bir arpa boyu yolu, kaç kez devindik
İşte şimdi geliyor dilimin ucuna kadar, söylüyorum korkusuzca
Hayatıma satırbaşıdır…
Yeni bir yankı yarattım hayatımın damlalarına…
İlkayCeyhan
01 Aralık 2009- 01 Mart 2010
İstanbul
2 Mart 2010 Salı
3 Şubat 2009 Salı
Oldu Mu...
“Deniz” gibi bir kadına aşık olmalı insan... Dinginliği hayat katmalı insana, huzur vermeli... İnsanın umurunda olmamalı dünya O’nun yanında... Vız gelmeli her ne geliyorsa, tırıs gitmeli...
İnsan bilmeli derinliklerinde ne gizemler sakladığını o denizin, çözmek için can atmalı... Her gizemde ayrı bir güzelliği bulacağına inanmalı. En uzakta, ufuk çizgisinin eriştiği yerlerde aramalı, tüm enginliğini hissetmeli içinde, sonra bir bakmalı ki yanı başında... İnsanın kalbine bir meltem getirmeli o deniz, tüm ciğerlerini doldurmalı kokusu... Tüm yollar denize çıkmalı... O’nun sesiyle uyanmalı güne, gece onun sesiyle dalmalı uykuya... O’nunla birlikte keşfedilmeli gökyüzü, güneşin batışı, deniz kuşlarının haykırışları...
Her gördüğünde O’nu, yakamozlar menevleşmeli içinde... Gözlerin kamaşmalı, gözlerini alamamalısın... Sadece gözlerinle değil, herşeyinle, tüm mevcudiyetinle kalmalısın O’nda... Baktı mı sana yemyeşil bakmalı, bembeyaz dalgalar gibi gülümsemeli sana...
Bilmeli insan, ne fırtınalar gizlediğini içinde... Hayatı nasıl seviyorsan, öyle sevmelisin onu da, herşeyiyle, tüm süprizleriyle... O fırtınalarda öleceğini bilmeli insan, işte sırf bu yüzden, girip o fırtınaların tam ortasına, ölmeli...
Nasıl aşık olunduysa herhangi bir kadına, O’na da öyle aşık olunmalı, bir anda, hiç beklenmedik bir şekilde, aklının ucundan dahi geçmeyen bir zamanda... Gittiği her yerde O’na geri döneceğini bilmenin heyecanı olmalı insanın içinde... Yüzünün her metrekaresinde tuzu ve tam orta yerinde kalbinin, lekesi kalmalı... O’nsuz yaşayamamalısın...
İlkayCeyhan
03 Şubat 2009
İstanbul
28 Aralık 2008 Pazar
Çaprazlama
“Tek bir damlayım…” dedi yağmur damlası, “tam ortasında bir kuraklığın,umutlarımdır parıldayan ve gerçekliktir umutlarımın üstüne yansıyan”… “Saydam bir sessizliğim, asılı kalmışım havada…”dedi su damlaları, “çağıldayan bir su birikintisine ramak kala ulaşmaya, buz kesmişim, çağırıp durur beni bekleyen geçmişim…”
“Söyleyin bana,hangisi daha çok acıtır?” dedi yağmur damlası, “çorak bir toprağa karışmak mı, buharlaşmak mı tekrardan o topraktan havaya, bir bulut olup kimi zaman gene yağmak aynı kuraklığa, kıramamak mı döngünü ya da herhangi bir döngüye sıkı sıkıya bağlı olmak mı?”. “Zor işin” dedi su damlaları, “ancak unutma, gör bak halimize, donup kalmak da var koca bir hayatın akışının yanında, yoktur daha zoru hayatta, devinip dururken bir şeyler, bakakalmak “O”na…” Sustu her ikisi de, gitti biri devinip duran döngüsüne, geri döndü kalışlarına diğeri donuk bakışlarıyla… İç çekişler kaldı geriye, bu çapraz karşılaşmada, “Hayat…” dediler, devam ettiler “Hayat”larına…
İlkayCeyhan
28 Aralık 2008
İstanbul
“Söyleyin bana,hangisi daha çok acıtır?” dedi yağmur damlası, “çorak bir toprağa karışmak mı, buharlaşmak mı tekrardan o topraktan havaya, bir bulut olup kimi zaman gene yağmak aynı kuraklığa, kıramamak mı döngünü ya da herhangi bir döngüye sıkı sıkıya bağlı olmak mı?”. “Zor işin” dedi su damlaları, “ancak unutma, gör bak halimize, donup kalmak da var koca bir hayatın akışının yanında, yoktur daha zoru hayatta, devinip dururken bir şeyler, bakakalmak “O”na…” Sustu her ikisi de, gitti biri devinip duran döngüsüne, geri döndü kalışlarına diğeri donuk bakışlarıyla… İç çekişler kaldı geriye, bu çapraz karşılaşmada, “Hayat…” dediler, devam ettiler “Hayat”larına…
İlkayCeyhan
28 Aralık 2008
İstanbul
Çözmeye Çalıştıklarım
Dokunsalar ağlayacak gibiyim...Dokunan olursa tabii ki... Yani tam bir kesinlik yok ağlayıp ağlamayacağım konusunda... “Ağlatmak motoru, iyidir, temizler...” diye garip bir cümle yapısıyla cevap vermişti bir tamirci günün birinde bana, karbüratörü temizliyormuş, bir an düşününce sanırım konumuzla pek alakası yok bu garip cümle yapısının, sadece çağrışım yaptı... Haklısınız, her insan aklına gelen ilk çağrışımı yapsaydı dünya ne hallere gelirdi... Çağrışım, çağrıştığı yerde güzeldir değil mi? Sanırım toparlamak gerekecek, ne diyorduk, hah! Tamam! Hem anasını ağlatmak varken dünyanın neden ben ağlıyormuşum diyordum, yani en azından aklımdan geçirmiştim... Evet, aynı anda bir çok şeyi düşünebilirim ama tek bir şeyi iletme kapasitem var, yaratılış işte, ne yaparsınız... Hem konuyu dağıtmayalım, değil mi efendim? Yok mu bunda bir haksızlık? Çok ani bir giriş oldu değil mi? “Ne diyorsun?” demeye yeltendiğinizi duyuyorum ama zahmet edipte duyurmaya çalışmayın zira şu konumda biraz zor. O yüzden devam edelim biz, siz hiç soru sormaya yeltenmemiş gibi... E madem anasını ağlatmak gerekir dünyanın, dibine vurmalı eğlencenin, kendi benliğimin festivalini düzenlemeli değil mi? Çatapatlar atılmalı çocukluğumdan, tüftüf savaşları yapılmalı, illa ve illa mahalle maçları yapılmalı aşağı mahalledeki çocuklarla, sırf o mahalledeki kızlara hava atmak için... Ağaçlara tırmanılmalı en sarhoş kafalarla, işte o kafayla, ilk gençliğimin yepyeni ufuklarına bakılmalı, ergenliğin getirdiği “açık saçık”lık hoş karşılanmalı...Gençliğin getirdiği “herşeyi yapalım arkadaş” duygusuyla keşfedilmeye çalışılmalı her kıvrımı göz bebeklerimizin, gözümüzde parlayan her yeni ifade için yeniden doğulmalı...İçilmeli karşılıksız aşkların bir gün karşılık bulması umuduna ve havaya atılmalı bedenimin içinden kimi sessiz sedasız, kimi şenliklerle geçmiş aşklar havai fişekler gibi, yükselmeli en tepe noktaya, orda saçılmalı her yere ve sönmeli zaman geçtikçe her aşk gibi... Geriye, yaşanan muhteşemliğin izi ve kısa zamanların hüznü kalmalı... Ne duruyorum ki, hemen düzenlemeli benliğin en şaşalı festivalini... Vardır illa durmamın sebebi, bilmiyorum... Dedim ya dokunsalar ağlayacak gibiyim sağnaklara inat bir hızla, dokunan yok, uzaktan kumanda duygularla hükmediyor insanoğlu insanoğlunun insanlığına.... Yalnızlığı bekleyen gece kuşlarındanım ben... Çirkin...Uğursuz... Belki de bu yüzden, uzaktan kumandan insanoğlunun kapsama alanının çıkış kapısının dibinde beklemem, ne girebilir içeri bu benlik, ne de kurtulabilir dışarının darmadağınıklığından... Dokunanım yok bilemiyorum ağlayıp ağlayamama ihtimalimi, yaşıyorum boğazımda gittikçe tümörleşen bir yumrukla....
İlkayCeyhan
11 Nisan 2008
İstanbul
Serzeniş
“Bugüne kadar nerelerdeydin?” diye soran insanları hayatım boyunca anlamadım ve anlayabileceğimi de zannetmiyorum…Her insan,varlığını bir şekilde belli eder karşısındaki insana, yaptıklarıyla, başarılarıyla…Hiçbir şey yapamadı mı? Önemli değil…Varoluşundaki temel duygularıyla vardır zaten insan, olduğu yerdedir ve çabalar durur, hoyrat aşklara, umursamaz bakışlara, unutkan gülüşlere…İnsan, “Ben hep buradayım…” der,”Ben hep buradayım”…Kör bakışlar sergileyenlerdir etraflarına, “Bugüne kadar nerelerdeydin?” diye soranlar….
İlkayCeyhan
28 Aralık 2008
İstanbul
Bir Delirme Rüyası
Merhaba, işte yine ben… Ben kim miyim? Ciddi misiniz bunu sorarken? Şaka yapıyor olmalısınız… Evet, evet ters ters bakmanızdan belli şaka yapıyorsunuz, kim bilmez benim kim olduğumu… Aslında haklısınız, bilmiyor olabilir insanlar birbirini, örneğin siz bilmediğinizi iddia ediyorsunuz benim kim olduğumu, ama ben o kadar eminim ki beni çok iyi tanıdığınızdan… Aslına bakarsanız size bir sır vereyim mi? Hemen “hayır” demeyin en buruşuk haliyle yüzünüzün, maazallah, o kadar güzel ki yüzünüz, erken yaşta muhtaç kalmayın kırışık önleyici kremlere… Hem kim bilir ne hikâyeler çıkacak benden… Hiç mi merak etmiyorsunuz? Siz de haklısınız aslında… Yaşadığımız hayatlar o kadar hızlı ki, kim boşu boşuna zaman kaybetsin ki dinleyerek bir başka insanı… Hangi insanoğlu, zaman harcıyor artık yağmur altında yürümek için… Islanmak maskelerimizin fiyakalarını bozuyor artık… Ben dağınık bırakırım genelde, işte anca misafir gelirse toplarım… Yok, canım, en son bahsettiğim konu odam benim, hani vardır ya insanların yaşadığı, kendi özel alanları… Hah! İşte orası… Ben de farkındayım biraz önce maskelerden konuştuğumuzun ama maskesever bir insan değilim yapacak bir şey yok… Maske taksam, Nihat Doğan gibi olurum şerefsizim… Gerçi Seda Sayan’ı götürdü amcam ama… Öhö… Pardon baya bir dağıldım ben… Söz toparlanıyorum hemen… Ne diyorduk, evet, serzenişte bulunuyorduk… Tamam, bulunuyordum, zamanın hızlı geçişine… Yaprakların oluştuğunu, o yaprakların zamanla sarardığını ve ağır aksak düştüğünü kim fark ediyor artık? Adımlarımızın altındaki bir çıtırtı artık sonbaharda yere düşen yapraklar… Ne güzel olur aslında değil mi, çıtır çıtır ayaklarımızın altında, yere düşmeden yakalayıp basmaya çalışırım ben hep üstlerine daha güzel oluyor… Ters ters baktığınıza göre, gene dağıldım ben ve siz de belli ki zengin etmeye kararlısınız güzellik malzemeleri üreten şirketleri… Bakın hiç gerek yok, ben sizi şimdi düzeltirim… Israrla sorduğunuza göre benim kim olduğumu gerçekten buruş buruş olsun istiyorsunuz yüzünüz ve bilmiyorsunuz kimim ben… “Patlıcanın üstündeki kırağıyım ben!” diye güçlü bir giriş yapmak isterdim ancak bakışlarınızla ürküttünüz beni, en azından dinliyorsunuz o da bir şey… Ne diyorduk? Hah! Kendimi tanımlıyordum ben… Diyordum ki yanı başınızdayım ben aslında… Sürekli gördüğünüz, görmezden geldiğiniz, görmeye tenezzül etmediğiniz belki de… Unutmak istediklerinizim, gıcığım işte biraz, hatırlatırım size her zaman… Niyeti kayıp zamanlarınızım, amaçsızlığınızın en üst noktası… Hiç tanımadığınız bir insanım en mahrem sırlarınızı açtığınız ve belki de bir daha görme ihtimalinizin olmadığı ya da görseniz de hatırlamayacağınız… Değil mi? İnsanoğlu beş dakika öncesini unutmaya çalışıyor artık, neden hatırlasın ki beni? Hala soruyor musunuz, kimim ben? Unuttuklarınızım… Yanı başınızdayım…
İlkayCeyhan
25 Nisan 2008
İstanbul
Paralelkenar
Yine gecenin bir yarısı… Gece demek bile abes aslında, tam anlamıyla sabahın 5’i, herkesin uyuduğu, benimse dibine kadar batmış, dibine kadar alkollü, dibine kadar yıkık zamanlarım…
Yeni yeni farkına varıyorum, paralel hayatlar yaşıyorum tüm insanoğluyla… Örneğin, hani vardır ya her insanın hayatında, benim de öyle var olan, hayatımın tümünü verdiğim, tüm kişilik oyunlarımın yazarı şahısla, adım adım adımlıyoruz apayrı hayatları, belki de farkına varmadan birbirimizin… Onun indiği vapur iskelesinin önünde bırakıyor beni işe gitmek için bindiğim dolmuş, o, benim evimin yakınlarında çalışıyor ve iş çıkışlarında, illa karşılaşıyoruz istemesekte, birbirine paralel karşıt kaldırımlarda, sadece ufak bir bakış ve el sallama ile… Apayrı hayatlara kanıt bitişlerimizi göstererek birbirimize…
Çok uzak şehirlerde kendi hayatlarımızın telaşına düşmüşüz, ilk aşk denilen ve her zaman bir şeyleri hatırlatan, zamansız yıkılışların mimarı ile… Paylaşıveriyoruz artık çocukluğumuzun en parlak yerine yerleştirdiğimiz gelecek hayallerini… Zaman, adım adım ayaklayıveriyor bedenlerimizi, büyüyoruz… Birbirine paralel şehirlerde, bambaşka insanlarla, gerçekleştirmeye çalışarak çocukluk hayallerimizi…
Evet, büyüyoruz giderek, artıyor sorumluluklarımız… Üstümüze üstümüze hücum ediyor, çocukluğumuzda hiçte geçmek bilmeyen zaman… Paralel hayatlar yaşıyoruz birbirimize, kesişme noktalarımız kanayan bir yara sadece… Hayal kırıklıklarının en büyükleri karşılıyor bizi, büyüdükçe yaşımız… Kimimiz yok ediyor hayal ettiği güzelim dünyayı, kimimiz bomboş, isteksiz, yersiz yurtsuz sırtlanıveriyoruz hiçte görevimiz olmayan “hayat” denen sorumluluğu… Belki de, en büyüğü oluyor, “Aşk” diye benimsediğimiz, içimize bakışlarını özenle işlediğimiz, görünce “o”nu gözlerimizin hiç olmadığı gibi parlayan zamanların pırıltıları… Ve neden sonra, bakıyorsunuz ki, sizinle aynı paralellikte yaşayan bir başka kişi ki sizin sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir başka kişi, paylaşıveriyor bir anda “o”na dair kurduğunuz hayalleri… Aynı “Hayat” a âşık oluveriyorsunuz bir anda, aynı rakı masasında aynı kişiden bahsettiğinizi bilmeden, bambaşka insanları hayal ettiğinize kendinizi inandırarak… En ağır yükleri taşımaya daha dünden razı omuzlarınız, bırakıveriyor kendini bir anda… İçseniz kaç yazar? Hangi alkol klorak etkisi ile beyaz gösterebilir bu acıyı size? Ve hangi hayalinizi seçerseniz seçin benliğinizin gardırobundan, unutmak için varoluşunuzun acılarını, hatırlatacaktır paralel hayatlara mahkûm olduğunuz yemyeşil gözlerin yüreğinize kurduğu saltanatı… Yine yıkık, yılgın zamanlar sizi bekliyordur artık… Gereğinden fazla içmeye başlarsınız, gereğinden fazla düşünmeye başlarsınız pırıl pırıl parlayan bir çift gözü… En karanlık gecelerinde bir bahar ayının, hatırlarsınız “Aşk” denen şeyi Türk filmlerinden öğrendiğinizi… Koruluk alanda birbirine koşan çiftleri hatırlarsınız, senede bir gün buluşan sevgilileri… Ve illa, “Sadri Alışık” olursunuz, salaş bir meyhanede, en yakın arkadaşınıza anlatırken aşkınızı, dilinizin ucunda en çirkin sesinizle ve yüreğinizi parçalayarak, verircesine hayatınızı, ona söylediğiniz bir şarkı ile… “ Şarkılar seni söyler, dillerde name adın… Aşk gibi, sevda gibi… Huysuz ve tatlı kadın…” Bağıra bağıra ilan edersiniz, Yeşilçam’ın en saf zamanlarınızda öğrendiğiniz “Aşk” masallarını, bilmeden aşkınızın “En güzel zamanlarını demek bensiz yaşadın” diye biten şarkı ile sonuçlanan paralel zamanlara ait olacağını…
Aydınlanıyor gece… Yüklenip duruyorum üstüme vazife olmayan ne varsa… Evet, paralel hayatlar yaşıyorum sizinle… Ortak noktalarda kesişiyor açıortaylarımız… Kestiği yerde kısa kenarın telaşı uzun kenarını hayatımın, bırakıveriyorum kendimi olur olmaz bir boşluğa, biraz da sizin için kanıyorum burada… Kesişme noktalarında bırakarak, kesiştiğim diğer hayatları, aynı hayali paylaşmanın ağırlığını paylaşarak birazda, “vazgeçiyorum senden” en yıkık, en yılgın hallerimle, “seni seviyorum” diyemeden… Her zamanki gibi, topluyorum nevalemi, yürüyorum bilmediğim yerlere, adım adımlayarak zamanı…
Şimdi, bir kez daha yıkık ve yılgın, çokta inanmayarak, bu kez sadece “sana” paralel yeni bir hayat kurma telaşındayım gene binbir umut ile… Bir kez daha ve kim bilir ne kadar süreciğini bilmeden bu platonik travmanın ve en alkollü hallerimle… Daha fazla saçmalamadan susmak en iyisi sanırım…
İlkayCeyhan
19 Nisan 2008
İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
